Antropoloji, Beden ve Biyoetik

‘İnsanın bilgisi kendi anlamı içinde nötr değildir;insanın üzerinde de bir güç yaratır.’ Robert Friedrichs

Bir felsefe dalı olarak etik ‘nasıl yaşamalı?’ sorusuna cevap ararken insanın dünyadaki varoluş amacına odaklanır. İnsanın gerek kişisel gerekse toplumsal yaşamında karşılaştığı sorunları bütün yönleriyle ele alıp çözmeye çalışan ussal ve eleştirel bir sorgulama biçimi olarak tarif edilir. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan bir kavram olan biyoetik ise biyoloji ve canlının biyolojisine dair alanlarda gelişirken bu alanlarda yapılan çalışmalardaki doğruyu tanımlamaya çalışır.

Etiğin kökenini aldığı Eski Yunanca’daki anlamı, kişinin ahlaksal huy ya da karakterine karşılık gelir. Yani bir kişinin ahlaksal karakterinden bahsedildiğinde anlaşılması gereken o kişinin ahlaksal bakımından ne’liğidir. Bu durumda bu kişinin ethosunu değerlendirmedeki her durumda o kişiyle ilgili bir ahlak yargısı vermekle özdeştir. Ancak bu terim aynı zamanda bir toplumun, halkın, kabilenin yaşama biçimine ya da ahlaksal dünya görüşüne karşılık gelir. Nitekim etnografya ve etnoloji gibi sözcükler de temelde terimin bu anlamından hareketle türetilmiştir. Etik kavramının bilimsel süreçlere yansımasını bilimin “ilerleyişi”ni göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekir.

Fen bilimleri, sosyal bilimler, teknoloji, tıp gibi alanlar geliştikçe insana ve çevresine yapılan ve yapılacak olan müdahaleler de doğru orantılı olarak ilerledi. Bu ilerlemeyi insanın çevresini, sınırını (?) zorlayan, aşıp gelen/geçen ilerlemeler olarak tanımlayabilirim. İnsanın fiziksel sınırı olan beden üzerinde çalışmalarda yapılan her bir keşif yeni bir alan ortaya çıkarttı. Antropolojinin tarihte bir bilim olarak kendisini göstermeye başladığı zamanlarla, biyoetik kavramının ortaya çıktığı tarihlerin yakınlığı kolayca göze çarpmaktadır.

Antropoloji elbette kimi insanın söylediği gibi bir günahla doğmadı. Ancak etik çerçevede baktığımızda ‘günah’ haline getirildiği zamanlar oldu. Bedenin keşfi de bu noktada önemli olmuştur.

Beden neden bu kadar önemli? Marcel Maus’un en ‘doğal’ hareketlerimizin bile ortak normlar tarafından üretildiğini vurgulayarak göstermeyi başardığı gibi, kültürle birlikte; sözgelimi yürümemize, oyun oynamamıza, çocuk doğurma, uyuma ya da yemek yeme tarzımıza göre de değişebilir. Sırf Mauss’un saydıkları bile, sahip olduğu pek çok değeri en somut bedensel alışkanlıklarından okuyabildiğimiz bir ‘bütünsel insana’ işaret eder. Doğallığından çoktan sıyrılmış, işlenen bir şey olarak bedenin dile getirdikleri Le Goff’un hatırlattığı gibi “geçmişin bir bütün olarak dirilmesine” katkı sağlıyor. Bedenin bir bütün olarak bizzat kendisi, insanın fiziksel sınırını anlatıyor. Yani etten ve kemikten ibaret organik beden, toplumsal pratiklerin bir etkeni ve aracı olan beden, kısacası bilinçli formaların ve bilinçsiz itkilerin maddi zarfı olan “deri-ben”.

Biraz yukarıda gelişmesinin altını çizdiğim alanlar/bilimler tam da bedenin bu tanımı yüzünden birbiriyle ilişkilidir. Bedenin antropolojiyle keşfi ise bedenin tarihinde bir başka aşamadır. Mauss, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz piyadelerinin Fransız piyadelerinden farklı yürüdüğünü ve kendilerine has bir teknikle çukur kazdıklarını fark ederek şaşırmıştır. Şaşkınlığı ifade etmek için kullandığı ‘beden tekniği’ kavramının –her toplumda insanların geleneksel olarak bedenlerini farklı şekilde kullanmaları-, günümüzde tarihin ve antropolojinin meseleye yaklaşımını ne kadar derinden beslediğini göstermektedir.

On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde evrim düşüncesi insan düşüncesini dönüştürdü. Evrim olgusu yerleştikten sonra dönemin doğa bilimcileri kendilerini evrimin izlediği yolları bulmaya adadılar. Fosiller kanıt sağlıyordu ancak teorik olarak mekanizmaları açıklamaya yetmiyordu. Alman zooloğu Ernst Haeckel, yaratılışçı biyolojinin eski bir kuramını yeniden elden geçirip, hayat ağacının yüksek biçimlerin embriyolojik gelişiminden okunabileceğini ileri sürdü. Sunduğu iddia ‘ontojeni filojeniyi tekrarlar’ bir diğer adıyla rekapitülasyon. Yani bir bireyin büyümesi sırasında, ataların yetişkin biçimlerini temsil eden bir dizi aşamadan sırasıyla geçeceğini ileri sunan bir düşünceydi. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında embriyoloji, karşılaştırmalı morfoloji ve paleontoloji gibi birçok alanda kendisini göstermişti. Bir insan embriyosunun ilk aşamalarındaki çene altı açıklıkları, atalardan yetişkin bir balığı temsil ediyordu örneğin. Embriyonun bir sonraki aşamasındaki geçici kuyruk da sürüngen ya da memeli bir atayı ortaya koyuyordu.

Rekapitülasyon, insan gruplarını yüksek ya da aşağı olarak sıralamak isteyen bilim insanlarına bir kriter sunuyordu ve bu haliyle de tehlike arz ediyordu. Buna göre; aşağı grup yetişkinleri, üstün grupların çocukları gibi olmalıydı, çünkü çocuk ilkel bir yetişkin atayı temsil ediyordu. Yetişkin siyahlar ve kadınlar beyaz erkek çocuklara benziyorsa, bu durumda beyaz erkeklerin evriminde atalara işaret eden bir aşamanın yaşayan temsilcileriydiler. Irkları sıralamaya yönelik anatomik bir kuram bulunmuştu.

Bedenle ilgili bu anlamda bir başka önemli çalışma da Lombrosso’nun Crimanal Man adlı çalışması. Suçlu insanları fiziksel özelliklerine göre kategorize etmeye çalıştığı bu çalışmasında atavizm kuramıyla on dokuzuncu yüzyılda büyük ilgi toplamıştı. Lombrosso’nun “suçlu insan” için getirdiği argüman suçun evrimleşme sürecini tam tamamlayamamış bireyler tarafından işlenmekte olduğu üzerineydi. Suçlu bireyler fiziksel özellikleri ve zekâ kapasiteleri yönüyle geri ve ilkeldiler. Lombrosso’nun iddiasına göre bu yüzden suç işliyorlardı. Hatta suçlularla vahşi hayvanları kıyaslayarak, suçluların da vahşi hayvanlar gibi kapatılması gerektiğini öne sürmüştür.

Diğer beden üzerinden yapılmaya çalışılan karakter tahlil etme biçimlerine örnek olarak prenoloji ve krignomansi gibi alanları sayabiliriz. Prenoloji (prenology) kafanın dış şekli ile içerideki beyin özelliklerinin tahmin edilebileceği esasına dayanıyor. Krignomansi (Chirognomansy) el parmaklarının şekline bakarak, palmastri (palmistry) ise el ve avuç içi şekil ve görünüşüne bakarak insan davranışlarını açıklamaya çalışıyordu. Hatta bunların yanı sıra 1900 yılında Miriam Anne Ellis tarafından yazılan ‘İnsan Kulağı’ (The Human Ear) isimli bir kitapta suçluları sadece kulağın şekline bakarak ayırt etmenin mümkün olduğunu savunmuş.

Tarihte beden üzerinden yapılan indirgemeyi anlatacak bunlar gibi daha onlarca örnek var. Saydıklarım belki döneme en çok damgasını vuranlar. Ki dönem itibariyle bahsi geçenler arasındaki bağlantıyı görmek bu şekilde daha mümkün.

Bir taraftan beden ve karakter üzerinde sözde çalışmalar devam ededursun bir taraftan bu karakter tanımlamaları zekâ seviyesi ile ilgili konuları da doğurdu. Elbette dolaysız olarak bu şekilde doğmadı. Hem yaratılışçılar hem evrimciler beyin büyüklüğü verilerini kullanarak gruplar arasında geçersiz ve haksız ayrımlara gidiyordu. Ama evrim kuramından doğrudan başka niceliksel argümanlarla doğmuştu. Zekâ yine yakın dönemlerde açılımı yapılmaya çalışılmış bir kavram olarak önümüze geliyor. Burada esas bahsetmek istediğim zekâ testleri, bedenin dışından ölçümlerle, gözlemlerde değil içine girildiği bir nokta, zekayı pozitivist bir sıraya koymanın bize ne getireceği.

Alfred Binet ile birlikte 1900’lü yılların başlarında zekâ testleriyle ilgili çalışmalar başlamış oldu. Fransa’da ortaya çıkan test, dolayısıyla en çok Avrupa’yı etkiledi. Binet, bu çalışmayı çocuklar üzerinde kullanmak için oluşturmuştu. Özel olarak yardıma ihtiyacı olan çocukları belirlemek için oluşturulan bu test sonucunda çocukların alacağı eğitimin şekli belirlenecekti ki bu durumdaki çocuklar için bu ciddi ölçüde önemli olmalıdır. Binet testinin oluşumu bugün bildiğimiz anlamda kalıtımsal bir zekâ düzeyinden bahsetse de Binet’in bu testi kullanmakta takdir edilesi bir amacının da olduğunun altı çizilmelidir. Çünkü bu testin kalıtsalcı yorumunu reddetmiştir. Bu test, bugün bildiğimiz iq (Intelligence Quotient) testlerinden biri olan Stanfort-Binet testinin temeli niteliğindedir. Bu testler tıpkı yukarıda anlattığım beden üzerinden karakter tahlili yapmaya çalışan yöntemler gibi aslında. Bu testlerde belli zihinsel aktivitelerin ölçülebiliyor oluşu çok da mantıksız olmasa gerek. Ama zekâ seviyesi ölçmek için bireyi bir teste tabi tutma fikri aklın içinde kendiliğinden yıkılıyor. Örneğin kaygı faktörü… Kaygı ya da heyecan gibi faktörler bu test sırasında muhakkak ortaya çıkacaktır ki hepimiz birçok sınavda bu ve benzeri hissiyata giriyoruz. Bunlar “başarı” oranını düşürecek etkenlerdir. Peki o zaman tam olarak nasıl anlaşılabilir bu bireylerin zekâ oranı?

Aslında esas problem zekayı pozitivist bir bakış açısıyla parçalara bölmek ve bir üst nokta belirlemek (belirlemeye çalışmak). Bilim insanlarını her zaman nesnelliğiyle biliyoruz. Hatta en iyi nesnellik biçimi, tercihlerin açıkça tanımlanması. Böylece tercihlerin etkileri tanınabilir ve ortadan kaldırabilir. Yani nesnellik her zaman üzerinde daha iyi analiz yapabilmek için her şeyi gruplara ayırıp her şeye daha iyi bakabilmek olmasa gerek. Gruplar üst üste konulsa da konulmasa da ortada bir ayrıştırma olduğu aşikâr. Bütün bu çalışmaların ırkçılığı nasıl ortaya çıkardığı tarih boyunca kolayca gözlenebilir.

Bu çalışmaları kısaca özetlemek istememin sebebi bu ayrımcılığın altını çizmek istememdir. Çünkü hiçbir mantığa uymayan, çarpıtılmış yollarla yapılan ayrılmalar söz konusudur. Çünkü yazının en başında bahsettiğim gelişen bilimlerin bugün de nasıl kolayca bu yanılgıya, bu indirgemeciliğe düşebileceğidir. Çoğunluklu on dokuzuncu yüzyıldan bahsetsem de yirminci yüzyılın ortalarından günümüze değin özellikle genetik çalışmalarıyla sürekli on dokuzuncu yüzyıldan kalma benzer iddialar görmekteyiz. Genetik araştırmalar başarılı bir şekilde ilerlerken bir taraftan da deliliğin/suçluluğun geninin bulunduğunun iddia edilmesi, ötekilerden hiç de farklı değildir. Zekâ testleri insanların öz geçmişlerinde dahi önemli bir nicelik olmuşken herkes bu testlerin neden ortaya çıktığını çoktan unutmuşa benzemektedir. Bu testler uç noktalarda ifade ettikleri gerçeklerin dışında çizgisel bir ölçekte gösterecekleri anlamında hiçbir şeydir. Zekâ testlerinin çıkarcı ve ırkçı bir pazar için nasıl kullanıldığı onlarca tarihi örnekle anlatılabilir tabi. Bunun için tarihi bir örnekten ziyade bu ve bunun gibi bir indirgemeciliği kafanızda canlandırabilmeniz için kurgusal bir örnek vermek isterim.

1997 yılında yayınlanan bilim kurgu filmi olan Gattaca… Andrew Niccol’un yönettiği film yirmi birinci yüzyılda genetik mühendisliğinin ciddi ilerlemeler kaydettiği bir dönemde geçer. Artık bebekler doğdukları anda topuklarından alınan bir damla kan ile bebeğin hangi yaşta ne gibi hastalıkları olacağından tutun kaç yaşında neden öleceğine kadar bütün bilgileri genetik mühendisliği sayesinde söyleyebilmektedirler. Hatta doğacak bebeklerin tüm özelliklerini belirleyebilecek genetik teknolojisine sahiplerdir. Bu ne işlerine yarar? Bu testler sonucu tüm insanların yapacağı ve yapamayacağı işler bellidir. Ana karakterlerimizden Vincent Anton Freeman (Jude Law) doğal yollarla dünyaya gelmiştir ve genetik özellikleri pek de “başarılı” değildir. Astronot olmak istemektedir ama sistem onu yetersiz olarak daha doğduğunda etiketlediği için kesinlikle hayaline ulaşamayacaktır (?). Sınıflara ayrılan toplum genlerinde çok da “sağlıklı” gözükmeyenleri ötelemiş, itmiştir. Bu gruplar kendilerine iş bulmakta dahi zorlanmaktadırlar.

Teknoloji her alanda ilerlemeye devam ederken canlılarla ilgili yapılan çalışmaların bizi ileriye götürdüğünü söyleriz. Ama bu ilerinin neresi olduğu ya da neyin gerisinde durduğu dikkatle düşünülmelidir. Bu yüzden etik kavramı bugün belki daha çok bilinmekle birlikte kesinlikle daha çok dikkat edilmesi gereken bir husus olmuştur, olmalıdır. Beden üzerine yapılan çalışmalar mikro düzeylerde incelemelere yönelmişken ırkçılık karşılaşılabilecek ve hali hazırda karşılaşılmış da olan ciddi sorunlardan sadece biridir.

*Bu yazı İnsan ve Kültür’ün Eylül-Ekim 2014, 6. sayısında da yayımlanmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar:

Corbin, A.,Courtine J.,Vigarello G. (2013) Bedenin Tarihi 1-2-3 (İstanbul) Yapı Kredi Yayınları
Marshall, G. (2005) Sosyoloji Sözlüğü (Ankara) Bilim ve Sanat Yayınları
Güçlü A.,Uzun E.,Uzun S.,Yolsal Ü. (2008) Felsefe Sözlüğü (Ankara) Bilim ve Sanat Yayınları
Gould, S. (2014) İnsanın Yanlış Ölçümü (İstanbul) Versus Kitap
Dolu, O. (2011) Suç Teoerileri:Teori,Araştırma ve Uygulamada Kriminoloji (Ankara) Seçkin Yayınları

Please follow and like us:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*