Bir Primat Olarak ‘Diğer’ Primatları Çalışmak


“Maymunu ormandan çıkarabilirsiniz, ama ormanı maymunun içinden çıkaramazsınız.”
Frans De Waal

İnsan ve Kültür dergisi 2015 yılında yayımlanmıştır.


‘Sisteki goriller’ (Gorillas in the Mist,1988) filminde Dian Fossey’i canlandıran Sigourney Weaver (ki bu rolüyle 1989 yılında en iyi kadın oyuncu dalında Altın Küre ödülünü kazanmıştır) filmin ilk sahnelerinde Louis Leakey’nin konferansını dinlemek için oditoryum salonuna girer, kendine bir yer bulur ve oturup Leakey’i dinlemeye başlar. Leakey filmde konuşmasının sonunda şu cümleleri söyler: İnsanlar neden bu işle uğraştığımı sorup duruyorlar. İnsan neden hayatını iki milyon yıldır gömülü olan bir şeyi aramakla geçirir? Hem kendime hem sizlere verebileceğim en basit cevap şudur: Kim olduğumu ve beni neyin bu şekilde yaptığını bilmek istiyorum.
Leakey’nin bu minvaldeki ünlü sözleri sanırım birçok antropoloğun ilham kaynağı olmuştur. Dian Fossey, Jane Goodal, Birutė Mary Galdikas ve günümüze kadar niceleri gibi. 1930’lu yıllarda çalışmalarına başlanana primatoloji; fosil ve yaşayan kuyruksuz büyük maymunları (ape), maymun (monkey) ve prosimianları, onların davranış ve sosyal yaşamlarını kapsayacak biçimde inceleyen bir alandır. İnsanlarla diğer primatlar arasındaki benzerlikler insan evrimi çalışmaları sırasında primatolojinin önemini ortaya koymuştur. Leakey’nin melekleri ya da Trimatlar (the Trimates; tree primates) olarak anılan Fossey, Goodall ve Galdikas da bu benzerlik üzerine çalışmalarına başlamıştır. Araştırmalar, insanın atasal geçmişi, özellikle de hominidlerin sosyal yaşamlarının yeniden kurgulanması çalışmalarında önemli bilgiler sağlamaktadır. Bu nedenle yerde yaşayan primatlar, özellikle de kuyruksuz büyük maymunlar üzerinde yürütülen bilimsel çalışmalar, biyolojik antropolojide insan evrimi hakkında çıkarımlar yapmada önemli yer tutar. Yaşayan en yakın akrabalarımız olan goriller, şempanzeler ve orangutanlar üzerinde yaptıkları saha çalışmaları ilk hominidlerin toplumsal örgütlenişleri, insanın doğası ve kültürlerin kökeni üzerine çıkarımlar yapmayı sağlamıştır. Ancak primatoloji çalışmaları tam da bu örgüt, insanın doğası gibi kelimelerden dolayı günümüze değin farklı tartışmalar doğurmuştur.
Çalışmalar insan ve diğer primatlar arasındaki benzerlikleri ortaya koyarken, bu çalışmaların antroposentrik bir çizginin üzerinde durduğuna dikkat çekmek isterim. Kimi çalışmalar insanın sözde ‘muazzamlığını’ ortaya koymak için yapılırken kimi çalışmalar da benzerliğin doğurduğu ‘eşitlik’ adına yapıldığı görülüyor. Sahada, maymunların doğal ortamlarında yapılan çalışmalarının yanı sıra, çalışma konusu olan primatlar için korkutucu düzeydeki laboratuvar çalışmaları da süregelmiştir ve bunun için verilebilecek en bilinen örnek Harry Harlow’un laboratuvar çalışmaları olsa gerek. 1905 yılı doğumlu, döneminin ünlü psikoloğu olan Harlow anne-bebek bağı ile ilgili yaptığı çalışmalara konu öznesi olarak Hint şebeği ya da rhesus maymunları olarak bilinen (Macaca mulatta) köpeksi maymunlar familyasına ait bir türü kullanmıştır. Annelerinden doğdukları andan itibaren izole edilerek ve bunun dışında birçok psikolojik deneye maruz bırakılan bu türle ilgili çalışmaları neyse ki hayvan hakları savunucularının baskıları etkisiyle son bulmuştur.
Zulüm şeklinde ifade edebileceğimiz bu tip laboratuvar çalışmalarının dışında maymunlarla ilgili bilmek istediğimiz davranış kalıplarının izole edilmiş ortamlarda doğru sonuçlar vermeyeceği de ortadır. Bir davranışın ya da davranış kalıbının sebeplerini anlamak isteyen primatoloji, etoloji gibi alanlara bu çalışmaların doğru cevaplar vermeyeceği aşikardır.
Maymunlar yaşam alanlarından çok uzakta herhangi bir laboratuvarda önlerine sunulan bir problemi var olan ya da olmayan herhangi bir etmen yüzünden çözmeyebilir. Maymunun bilişsel düzeyini göstermemiş olması, düşük bir bilişsel seviyeye sahip olduğu anlamına
gelmemektedir. Sonuçların neden yeterli olmadığını bunun gibi basit bir örnekle özet olarak izah edilebilirim. Elbette alınacak bütün sonuçlar tamamen eksiktir de denilemez.
En başta atıfta bulunduğum Waal’a gelecek olursam; kuşkusuz başarılı çalışmaları olan, primat çalışmalarındaki romantik tavrıyla eleştirilere maruz kalmış, bir çok kitabı da Türkçe’ye çevrilmiş, bu alanlarla ilgilenen bir çok insanın da bildiği bir primatologdur. İçimizdeki Maymun ( Our Inner Ape) kitabının ilk cümlesiyle başladığım yazıma Waal’ın
yaklaşımlarından yola çıkarak bir kaç eleştiri sunmak istiyorum. Waal, insanın doğasını eleştirir. Bugün insana atfederek kullandığımız iktidar, empati, şiddet gibi kavramları primatlar üzerinde gözlemleyerek çalışmıştır. Vardığı sonuçlar genel anlamıyla insanlarla primatların davranış benzerliği üzerinedir. Elbette bir çok araştırmacı bu benzerliğe
atfen çalışmalar yapmıştır. Waal’ın çalışmalarının sonucu beni sosyo biyoloji, etoloji gibi kavramların üzerinde daha çok düşünmeye yöneltmiştir. Waal; çalışmalarında sadece insanda olduğu düşünülen ve insanın doğası şeklinde konvansiyonel olarak nitelendirebileceğimiz davranış kalıplarını eleştirip bunların primatlara da özgü olabileceğini söyler. Bu eleştirilen ‘insanın doğası’ kavramında sadece insan kısmı eleştirilmektedir. Ama diğer kısmın da altının çizilmesi gerekir ki ‘doğa’ burada tek başına biraz gözardı edilmiştir. Doğası derken kastedilen ‘doğuştan getirilen, genetik kaynaklı’ davranışlardır. Tam da bu noktada sosyobiyoloji kavramı akıllara gelebilir. Sosyo-biyoloji, davranışların genetik nedenlerle açıklamaya çalışan bir yaklaşım biçimidir. Ancak; kendisi günümüzde ‘popüler bilim’ kitaplarıyla bir bilim dalı gibi algılanabilir. Antropologların çoğu tarafından da eleştirilen bu yaklaşım, davranış kalıplarını incelerken birçok kavram için genetik indirgemecilik yapma hatasıyla karşı karşıyadır. Hatta tam da bunu yapmaktadır.
Primat çalışmalarına baktığımızda etolojiyle ilişkisini açıklamak adına etolojinin de tanımını yapmak gerekir ki etolojinin de sosyo-biyoloji yaklaşımıyla iç içe geçtiğinin altını çizebilelim. Etoloji, bir davranışı –özellikle doğuştan gelen davranışları- hayvanlar üzerinde çalışır. Ana baba davranışı, kur yapma ve cinsel seçilimler gibi konular sosyobiyoloji ile örtüşen konulara yönelince bu kavramlar insan ve hayvanda iç içe girdi. Psikolojik antropolojinin ve davranışçıların araştırmalarıyla derinleşen etoloji alanında, davranışın nesnel ölçümü, doğuştan gelen ‘genetik’ davranışlar ile değişim ve toplumsal uyum arasında sentezin yapılabilmesi için, insanla toplumun arasındaki ilişkinin birbirini etkileyen çatışmalı bir süreç olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Genetik, evrim ve en iyi uyarlanma kavramlarının içini daha fazla doldurmak gerekiyor. Aksi halde Waal’ın sadece insana değil primatlara da özgü olduğunu savunduğu bir çok davranış biçimi ‘doğal olan’ la buluşarak insanda meşru hale gelir. Yani Waal’ın iddia ettiği gibi ortaya atılan bir çok davranış kalıbı insanın doğası olmaktan çıkabilir ama bu ‘doğal’ olmaktan çıkmaz, bu da davranışın genetik kökenli olup olmadığıyla net bir sonuç çıkarmaz. Bir örnek vermek gerekirse şiddet konusunu düşünebiliriz. Genellikle insan için ele aldığımız şiddet kavramı hala tartışmalıdır. Şiddet ve saldırganlık kavramlarının içiçe geçmesi bu konuyu tartışmalı bir hale getirmiştir. Şiddet kültürel ve sonradan oluşturulan bir olgu iken saldırganlık, canlının yaşamındaki en önemli iki kavram olan yaşamını sürdürme ve soyunu devam ettirme durumlarında ortaya çıkar. Dolayısıyla yeni anne olmuş bir kedinin yavrularını yaklaştığınızda size saldırabilir. Bu tam da saldırganlığa bir örnektir. Ya da kendi hayatının sonlanmasına dair bir tehlike durumunda bur tip davranışlar görülebilir. Bu insan da dahil olmak üzere bütün hayvanlarda görülen bir davranıştır. Şiddetten önemli bir farkı olmasa rağmen günümüzde hala şiddet olgusu doğuştan gelen bir özellikmiş gibi tartışılmaya devam etmektedir. Bu konuların net ayrımını yapmadan insan dışındaki herhangi bir primat türünde şiddet olup olmadığını araştırmak tam da bu ‘doğal olan’ durumların meşru hale getirme riski taşımaktadır. Primatlarda şiddetin varlığına dair çalışmalara yapılmakta ve sonucunda
‘şiddetin’ varlığı görülmektedir. Ancak burada Waal’ın İçimizdeki Maymun ya da Köken Ağacı kitaplarında da bir çok örnekle anlattığı şiddet kavramı bir beslenme, cinsel rekabet gibi sonuçlarla ortaya çıkmaktadır. Buna saldırganlık değil şiddet desek bile bu insanların için meşru hale gelmemeli. Böyle bir sonuç çıkartılmamalı. Primatoloji çalışmalarının insan evrimi konusunda verdiği bilgiler şüphesiz çok önemlidir. Her şeyden öte insanın birçok özelliğiyle yeryüzündeki tüm canlıların en ‘değerlisi’ gibi pozitivist bir bakış açısıyla onu bir canlılar merdiveninde en üste yerleştirebilecek yaklaşımları çürütebilecek çalışmalardır. Primatların alet yapması ve kullanması hatta ateş yakmayı öğrettiğinizde bunu başarması, empati kurabildiğine dair sonuçlar bütün bu çalışmalara çok uzaktan bakan ve bu pozitivist yaklaşımla durumu değerlendirecek insanların görüşlerini tekrar elden geçirmesi de en az evrim çalışmalarına yaptığı katkılar kadar önemlidir. Ve hem pozitif hem negatif bilimlere hizmet eden bu çalışmaların karşılaşacağı teorik çatışmalar aynı önemle dikkat edilmesi gereken noktalardır.

Yararlanılan Kaynaklar:
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC285801/pdf/pnas00159-0105.pdf
http://www.mirror.co.uk/tv/tv-news/monkey-planet-watch-incredible-video-3420033
Gorillas in the Mist: The Story of Dian Fossey filmi
Kottak, C. P. (2008) ‘Antropoloji: İnsan Çeşitliliğine bir Bakış’ Ütopya yayınevi, Ankara
De Waal, Frans (2008) ’İçimizde Maymun: Biz Neden Biziz?’ Metis Yayınları, İstanbul
Aydın,Suavi ; Emiroğlu,Kudret (2009) ‘Antropoloji Sözlüğü’ Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara

Bu yazı Antropoloji, Primatoloji kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir